Tuesday, August 16, 2011

Yerlileşme mi? Yersizleşme mi?



Sosyalizm ve yerlileşme üzerine

Türkiye’de uzun yıllardan bu yana sosyalizm üzerine yapılan tartışmaların değişmez temalarından bir tanesi Türkiye’de sol düşüncenin nasıl olup da yerlileşeceği sorunudur. Sosyalist düşünce toplumsallaşma eşiğini geçene kadar süreceğe benzeyen bu tartışmanın gelip bağlandığı nokta, sosyalizmin sınıflar mücadelesini eksen edinen marksist yorumunun, geleneksel toplumsal yapılar (din) ve/veya yerleşik ideolojilerle ilişkilenmiş (örn. kemalizm, islamcılık, milliyetçilik, doğuculuk vb.) bir “ezilenler sesini duyurma” faaliyeti ile ikâmesi olmaktadır.



Solda yaşanan ayrışmanın bir boyutunu net biçimde gözler önüne seren Murat Belge-Sırrı Süreyya Önder polemiğinin tarafları tesadüf eseri aynı gün farklı gazetelerde doğrudan ya da dolaylı olarak “sosyalizmin yerlileşmesi” sorununa parmak bastılar. Belge ve Önder’in görüşlerinin eleştirisinin sosyalizm ve yerlileşme tartışmaları için iyi bir başlangıç noktası olabileceği kanaatindeyim.  


Lego parçalarından sosyalizm


Murat Belge, 7 Ağustos 2011 tarihli Taraf gazetesindeki “Askerî demokrasinin sol cenahı” başlıklı yazısında yerelleşme sorununu şöyle gündeme taşımaktaydı:



“Sosyalizm bir ‘Türk icadı’ değil. Olmadığı gibi, bu toplumun geleneksel düşünce tarzına, köklü alışkanlıklarına da bir hayli aykırı. Böyle koşullarda, böyle bütünsellik gerektiren bir düşünce sistemini, onun için hiç hazırlıklı olmayan bir topluma, o toplumun parçası olacak şekilde monte etmek kolay bir iş değildir. O halde bu “mal etme” işini gerçekleştirmek üzere fazladan bir çaba harcamak gerekecektir. Bunun nasıl bir çaba olacağı da bellidir: toplumun erişmekten mutlu olduğu bir yere varmasında pay sahibi olmak!”

Belge’nin bu tarifi oldukça önemlidir. Zira bu tarif, sosyalizmin yerlileşmesini savunanların iki ana argümanını net biçimde yansıtmaktadır. Bunlardan ilki, sosyalizm ile “Τürk insanı ve toplumu” arasındaki yapısal uyumsuzluğa yapılan vurgudur. Bunun devamı olarak, bilincin köklerini maddi koşullar yerine geleneksel toplumsal yapılarda arayan bu görüş, Türkiye’deki geleneksel toplumsal yapılarla ve ideolojilerle barışmayan, bunlarla rabıtasını geliştirmeyen hatta bunlara iliştirilmemiş bir sosyalizmin siyasal olarak başarı şansının olmadığını savunur.

Bu nedenle mekanik bir çağrışım yaptığı için kulak tırmalayan “monte” sözcüğü, bu tartışmanın genel gündeme geliş biçimi ve amacı düşünüldüğünde aslında tam da aranan sözcüktür. Çünkü bu tartışmalarda sosyalizmin doğuculuk, kemalizm ya da dine (ya da islamcılık) “montesi” yerlileşmenin anahtarı olarak sunulmaktadır. Bu “teürjist” bakış açısına göre sosyalizme hem fikri düzlemde hem de bir siyasal proje olarak ancak bu ilişkilenmeler içinden ulaşılabilir.

Aslında bu tartışmaların bir üçüncü özelliği daha vardır ki o da yerlileşmenin tanımı ile ilişkilidir. Yerlileşme, bu tartışmalarda, “ulusallıkla özdeşleşmeyerek ulusal çerçe­vede muhafaza edilecek ya da eleneceklerin ölçütü” [Belge (1980), “Marksizmin ‘Millileşmesi’ mi, ‘Yerlileşmesi’ mi?”, Birikim, no.60] olarak görülmektedir. Durum böyle olunca, sosyalizm ulusal çerçevedeki hegemonik ideolojiler ve toplumsal yapılar karşısında montaja müsait dağınık ve bir kısmı gözden çıkarılabilir “lego parçaları” haline gelmektedir.

Bu montaj fikri beraberinde bir dizi soru işaretini de doğurmaktadır: Evrensel bir siyasal akım olan sosyalizm bu yerli ve yerleşik hegemonik ideolojiler ve toplumsal yapılara eklemlendiğinde bunlar tarafından soğurulmayacak mıdır? Sosyalizm, böyle bir ilişki içinde devrimci özünü koruyabilecek midir?

“Zaten İslam’da da var”

Sırrı Süreyya Önder’in Belge’nin yukarıda alıntı yaptığımız yazısı ile aynı tarihli Zaman gazetesine verdiği röportajın son bölümü, diğer kısımlarının önüne geçti. Sosyalist kimliği ile tanınan ve milletvekili seçilen Önder, bu bölümde şu şekilde özetleyebileceğim ilginç açıklamalarda bulundu:

“Ben defalarca farklı gözlerle bakmaya çalıştım Risale-i Nur'lara. Bediüzzaman'ı hayatımın çok önemli bir yerine koydum. Hayatının bütün dönemlerinde zulme uğramış bir insan. Bugün çözüm için Bediüzzaman, bir aydın, bir öncü olarak kabul edilebilir.”

Bu röportajda politik bir sorunun çözümü için “Bediüzzaman”ı yardıma çağıran Önder, daha önceki bir yazısında da İslam içindeki sosyalizan (eşitlikçi ve mülkiyet karşıtı) motifleri ve tarihsel pratikleri keşfe çıkmıştı [(2010). “Müminin Celadetine Ne Oldu?”, Birkim, no.250].

Önder’in islamcılıktan “Kürt sorunu” için bir çözüm üretilebileceği inancı, ideolojik düzlemde İslamiyet ve sosyalizm arasında özsel ve tarihsel benzerlikler olduğu, islamcı akımların/kişilerin mücadeleleri ile sosyalistlerinki arasında paralellikler kurulabileceği fikrinin uzantısıdır. Bu topraklara bir kere ayak basmamış olsa da “Mekke’nin zenginlerinin hiç hazzetmediği” Ebu Zerr “yoksul halkın gönlünde” yer bulmuştur [“Müminin Celadetine...”, age.]. Said-i Nursi’nin sürekli zulm görmüş olması ile Kürtlerin tarihi arasında paralellik kurmak da mümkün değil midir? Dolayısıyla yerlileşme için uygun bir zemin de mevcut görünmektedir. Peki gerçekten öyle midir?

İslam’ın ya da diğer dinlerin egemen sınıfların iktidarları ile bütünleşmeleri neticesinde kendi içlerinden eşitlikçi çeşitli yorumlar ve hatta damarlar çıkardıkları doğrudur. Ancak bunların varlığı, “yerli” bir sosyalist siyasetin ve pratiğin geliştirilmesi için dinin hazır bir zemin sunduğu anlamına gelmez. Bu söylem, sosyalist ideolojinin toplumsallaşma anlamında oldukça zayıf olduğu, öte yandan emekçi kitlelerin islami hegemonya altında olduğu günümüzde tersine bir etki yapacak ve bu şekilde yerlileştirilmeye çalışılan sosyalizmi müstakil bir siyasi hat olarak tarif etmek yersiz hale gelecektir. “Zaten İslam’da da var” söyleminin muhtemel sonucu “zaten İslam’da var” olacaktır. Öte yandan, bir kişinin “zulm görmüş” olması, o kişinin sosyalistler tarafından “öncü” olarak adlandırması için elbette yeterli olamaz.

Türkiye’de sosyalistler “yerlileşmek” için, sosyalizmi yapıtaşlarına ayırıp bir kısmını gözden çıkaran bir anlayış ve bunun çıktısı olan bir “gerçek İslam” mücadelesi yerine, özgül bağlamlı bir mücadelenin öncelikli gereğini yerine getirmelidir: Mevcut hegemonik proje içinde din ve kapitalist sistem arasında kurulmuş bağların deşifrasyonu. Bunun neticesinde sosyalistleri kendilerinin bir parçası gibi görmeseler dahi geniş kesimlerin onlar hakkında sorular sormaları bile yerlileşme için çok önemli bir adım teşkil edecektir.

Aytek Soner Alpan 
Kaliforniya Üniversitesi San Diego, Tarih Bölümü Doktora Öğrencisi


Radikal 2 (14 Agustos)

No comments:

Post a Comment

Print