Thursday, November 3, 2011

İroni Perdesinin Arkası ve Ötesi


14 Ağustos tarihinde Radikal 2’deki “sosyalizmin yerlileşmesi” sorununa dair yazdığım yazıya Murat Belge, Taraf’taki köşesinden yanıt verdi. Bu yazıyı yazdığım esnada Belge, konu üzerine 19, 20 ve 21 Ağustos tarihlerinde üç yazı kaleme almıştı. Belge’nin bu üç yazısındaki eleştirilerin tamamına yanıt vermem fiziksel sınırlardan ötürü mümkün olmayacak. Bu yazıda konuyu fazla dağıtmamak adına Belge’nin yanıtındaki sorunlu noktalara değinmeye çalışacağım.

Üslup sorunu ve tutarsızlıklar
Belge, ilk yazısında adımı, nedendir bilinmez, tırnak içine alarak: “‘Aytek Soner Alpan’ adında biri (Amerika’da doktora yapıyormuş) daha iki gün önce yazdığım yazı üstüne bir şeyler yazıyor” dedikten sonra yanıt vermekle vakit kaybedemeyeceğini söylüyor ve “tahsille edinilmiş cehaletimi” okuyucuları ile paylaşıyordu. Kendisinin, Murat Belge: Bir Hayat... (Tûba Çandar, 2007) isimli biyografik söyleşide vaktiyle Boğaziçi Üniversitesi’ndeki bir panelde soru soran “Türk olmaktan ötürü solcu olamamış” ÖDP’li gencin “ipe sapa gelmez” sorusunu eleştirirkenki tahammülsüz tavrını (s.185) yahut Metin Lokumcu için “adamın biri ölmüş” şeklindeki değerlendirmesindeki -kibar deyişle- “üstten” (3 Haziran 2011, Taraf) üslubunu bildiğimden ne bunlar ne de Belge’nin konuya ilişkin diğer yazılarındaki “mal bulmuş Mağrıbî” gibi nitelendirmeleri beni şaşırttı. Bu ifadeyi kullanan Belge’nin milliyetçilik üzerine çok sayıda çalışması olduğunu bilmeme rağmen... Hem ifadenin çirkinliğinden hem de bu üslubun bende yarattığı kanıksama halinden ötürü, “yanıt vermeyeceğim” dediği yazı için iki müstakil yazı yazan Belge’nin bu durumda kendisini nasıl adlandıracağını gündeme getirmeyeceğim. Yalnızca bir tutarsızlık olduğunu not ediyorum.

Belge’nin hakaretamiz eleştirilerindeki bir diğer tutarsızlık ise “kendisine söylemediği şeyleri söylettiğimi” iddia ederken, beni olmasa bile “kafası Alpan gibi çalışan biri”sini yazısında konuşturmasıdır. Belge, Plehanov’dan bahsederken benim kafamdaki birisinin “İşte, revizyonist Plekhanov’u salık verdi” diyeceğini iddia iddia ediyor. Ancak 2009’da Plehanov’un Sosyalizm ve Siyasi Mücadele isimli kitabı üzerine yazdığım eleştiri yazısını düşündüğümde bu ifadeler -en azından benim için- gülünç olmaktadır.

Belge’nin eleştirisinin düzeyi ve üslubu ile ilgili benzer örnekler çoğaltılabilir. Bir örneği yazının sonuna bırakarak, şimdi meselenin özüne gelmek istiyorum.

Dikkat, ironi çıkabilir!
Murat Belge, ikinci yazısında yorumumu aktararak “monte” sözcüğü üzerinden bir aşırı-okuma yaptığımı iddia ediyor. Neyse ki öyle bir sözcük yazmadım demiyor. Demiyor belki, ama sözcüğü bilinçli biçimde kullandığını söylüyor ve “ironi yapmıştım, o anlamamış” diyor. Metnin yazarı olarak Murat Belge, “ironi yapmıştım” dedikten sonra “hayır, ironi yoktur burada” diyemem; ancak, edebiyat profesörü olan Belge’nin her ironinin metni yoruma açık hale getireceğini bildiğini tahmin ediyorum. Gelecekte sıkıntıların yaşanmaması için çözüm, Belge’nin bu “iyi gizlenmiş” ironilerin yanına bir uyarı iliştirmesi olabilir. Yine de bu savununun bana Tahsin Yücel’in “Tarih ve Talih” isimli öyküde konuşturduğu Harun Elmansur’u anımsattığını söylemem gerekiyor. Hayristan’da İngiliz sömürgeciliğine son verildiğinde İngiliz muhibbi Elmansur, ironi perdesinin arkasına saklanarak kendisini şu sözlerle savunur: “Yanılmışım, çok yanılmışım, ben Hayristan halkının özellikle de gazetecilerinin irony ile reality’yi birbirinden kolaylıkla ayırabildiklerini sanırdım” (Golyan Devrimi, s.18). 

“Βunca yıldır yazı yazan ve bir dil duyarlılığına erişmeye çalışan biri olarak” Murat Belge’nin “Mağrıbî’nin bulduğu ‘mal’” şeklinde zarifçe tanımladığı bu duruma yakından bakmayı öneriyorum.

Tartışmayı tetikleyen yazımda, Murat Belge’nin yazısında yerlileşmeden somut olarak ne kastettiğinden bahsetmemiş, esas konum olan “İslami sosyalizm” tartışmasına geçmiştim. İlgili yazıda Belge’nin yerlileşme bağlamında sola yazmış olduğu reçete şuydu: “Toplumun erişmekten mutlu olduğu bir yere varmasında pay sahibi olmak.” Hâlâ oldukça soyut olan bu yeri bulmak için solun sorması gereken, “çağdaş dünyada demokrasinin ne olması gerektiği, demokratik imkânların ne olduğu ve nasıl çoğaltılabileceği”; yapması gereken ise, bu sorunun yanıtını Türkiye bağlamına projekte etmesidir. Bu pozisyonun, marksizme ilişkin kuramsal tartışmalardaki karşılığı “radikal demokrasicilik”tir. Buradan tam da ilk yazımda eleştirdiğim noktaya gelmekteyiz.

Murat Belge için sosyalist ideolojinin Türkiye’ye “montesi”, sosyalizmin liberal-demokrasi ile terkibi neticesinde gerçekleşecektir. Yani sosyalizm ancak Türkiye’de demokratik kurum ve olanakların geliştirilmesi misyonuna ortak olduğunda yerlileşebilecektir. Daha açık biçimde söyleyecek olursak, sosyalizm ancak bu doğrultuda “yapıbozuma” uğratıldığında, Belge’nin ideolojik bularak, lego parçası misali, marksizmden atmakta beis görmediği unsurlar (diyalektik materyalizm, emek-değer teorisi) atıldıktan; sınıf, kimlik ile ikame edildikten ve liberal-demokratik paradigmanın gerekleri “nihai hedef” olarak belirlendikten sonra sosyalizm -ya da ondan geriye ne kaldıysa- topluma mal olabilecektir. Bana kalırsa işin gerçekten ironik kısmı tam da burasıdır: Zira, demokratik dönüşümlerin motoru olarak Avrupa Birliği’ne entegrasyon süreci görülmektedir.

Bitirirken
Başlangıçta da söylediğim gibi bu yazıda Murat Belge’nin yanıtındaki aksayan noktalara değinmek gerektiğinden ne yazık ki yerlileşme tartışmasını açmaya ve ideolojik eklemlenme gibi sorunsallara ilişkin söz söylemeye fırsat bulamadım. Ancak bitirmeden son bir noktaya açıklık getirmek istiyorum: Kendisine dönük eleştirelliği ile övünen Belge’nin başka eleştirilere karşı bu denli agresif tavır takınması kendisini hataya sürüklemektedir. İsminin önünde profesör sıfatı taşıyan bir kişinin eleştirilerine başlangıç noktası olarak “tahsille elde edilmiş cehalet”, “yanlış anlamak üzere okumak hüneri” gibi ifadeleri seçmesi normal midir, bilmiyorum. Ancak tahsilinden ve okuma hünerinden kuşku duymadığımız bu kişinin cahil olmakla eleştirdiği yazarın “doğuculuk” ifadesini “doğruculuk” olarak okuması ve “ne olduğunu bilmediğim ‘doğruculuk’” diye eleştirmesi tahsilli cahillerin yüzünde acı bir gülümseme bile oluşturmamaktadır. Nasıl oluştursun? İçimizde bir ses, sürekli soruyor: Yoksa yine mi ironiyi kaçırdık?

Aytek Soner Alpan
Kaliforniya Üniversitesi, San Diego - Tarih Bölümü, Doktora Öğrencisi

No comments:

Post a Comment

Print